Finans sektörünün duayen yazarlarından Abdurrahman Yıldırım, yılın son çeyreğindeki beklentileri ve 2018’i Strategy için değerlendirdi. Yıldırım’a göre ABD’de faizlerin gerilemesi, doların değer kaybetmesi, küresel risk iştahını besliyor. Tüm bunların da etkisi ile Türkiye’yi altın değerinde bir yıl bekliyor.
YAKIN DÖNEMDE Türkiye ekonomisinin konjoktürel sorunu düşük büyümeydi. Geleceğe yönelik beklentilerin bozulması, siyasi belirsizliklerin artması, ihracat pazarlarında yaşanan jeopolitik sorunların dış satımı düşürmesi, büyük kentlerdeki büyük terör olaylarının turizm sektörünü vurması, Rusya’nın uçak düşürme olayı sonrasında Türkiye’ye koyduğu ekonomik ambargo ve nihayetinde darbe girişimi üst üste geldi. Turizmden başlayarak ihracatı, büyümeyi ve istihdamı negatif etkiledi. 2016 yılı büyümesi yüzde 3.1’e indi. Geçen yılın üçüncü çeyreğinde ise büyüme yerini yüzde 0.8 daralmaya dahi bıraktı.
MALİYETİ GSYH’NIN YÜZDE 1’İ KADAR
Hükümet işleri toparlamak için ekonomiye doping yapmayı tercih etti. Bunu da maliye politikalarını gevşeterek ve bütçe disiplininden ödün vererek yaptı. Vergi indirimleri ve ertelemeleri, kredi teşvikleri, borç ertelemelerinin bütçeye toplam yükü, milli gelirin yüzde 1’i düzeyine vardı.
Bütçe açığının GSMH’ya oranı yüzde 1 hedeflenmişken son yapılan açıklamalar bunun yüzde 2 dolayında gerçekleşmesinin beklendiği yönünde. Artan açık doğal olarak borçlanmayla finanse ediliyor. Bu nedenledir ki, Hazine’nin borç çevirme oranı 2001 sonrasında ilk kez yüzde 120 düzeyine çıkarıldı. Bu yılın sonu için de yüzde 125’e yükselmesi hedeflendi.
YENİDEN BORÇLU ÜLKE
Türkiye’nin sadece iç borcu değil aynı zamanda dış borcu da yükseliyor. Özel sektör eliyle büyüyen dış borçlar yılın ilk çeyreğinde 412.4 milyar dolarla 2001 krizinden bu yana en yüksek düzeyine çıktı. Dış borçların GSYH’ye oranı 2002 yılında yüzde 54.8 iken, 2008 yılında yüzde 36.2’ye kadar indi. Küresel kriz sonrasında ise artışa geçerek yüzde 49.1’e kadar çıktı. Yeniden artık borçlu ülkeler sınıfındayız. Büyüme sorunumuzu kamu harcamalarını artırarak çözdük ama bu kez de bütçe açığı, iç borçlanma ve dış borçlanma tarafını büyüttük. Sorunlar yer değiştirdi.
Milli gelirin yüzde 50’si kadar bir dış borç stoku gelişmiş ülkelere göre düşük, hatta onların yarısı düzeyinde. Konuya bu açıdan bakınca sorun yok denilebilir. Ancak içinde olduğumuz gelişmekte olan ülkeler grubunun dış borçluluk oranı ortalama olarak bizden düşük ve GSMH’nın yüzde 33’ü düzeyinde. Bizim borçluluğumuz yaklaşık yüzde 50 daha yüksek.
HER YIL 200 MİLYAR DOLAR DIŞ KAYNAK İHTİYACI
Ayrıca gelişen ülkeler içinde en yüksek cari açık veren ekonomiyiz. Bu da bizi yabancı kaynağa bağımlı kılıyor. Borç ödemesi ve cari açık finansmanı olarak her yıl ihtiyacımız olan dış kaynak tutarı 200 milyar dolar. Dışarıdan bu kaynağı bulduğumuz sürece sorun yok. Ancak bulamadığımız veya uygun maliyetle bulamadığımız zaman ister istemez ekonomide küçülmeye gideceğiz.
Küresel konjonktürün yanımızda olmaya devam etmesi bu konudaki şansımız. Parasal genişlemeyi durdurmaya karar veren ABD Merkez Bankası FED 4 yıldır hala parasal daralma aşaması olan ikinci hamleye geçemedi. Faiz artırımları da Başkan Donald Trump’ın siyasi geleceğiyle birlikte suya düştü.
TÜRKİYE’YE ALTIN DEĞERİNDE BİR YIL
ABD faizlerinin gerilemesi, doların değer kaybetmesi, küresel risk iştahını besliyor. Bu durumun yaradığı pek çok alan, piyasa ve ülke var. Ama en çok da küresel sermaye akımlarına ihtiyacı yüksek ekonomi olarak Türkiye’nin işine yarıyor. FED’in faizleri ABD’de ara seçimlerin yapılacağı Kasım 2018’e kadar artıramayacağı yönündeki görüş giderek daha da kuvvetleniyor. Eğer o zamana kadar ABD’den veya başka bir ülkeden çıkarak başka ülkelere yayılacak bir küresel krizle karşı karşıya kalmazsak, Türkiye altın değerinde bir yıl kazanmış olacak.
Çünkü Türkiye olarak konjoktürel sorunları çözüyoruz da ekonominin yapısal sorunları duruyor. Bu sorunları masaya yatırmak için de seçimsiz bir beş yıllık icraat dönemine ihtiyaç var.