Amerika’nın tüketici odaklı ekonomisi ciddi bir darbe aldı. Bundan sonra nasıl toparlanabiliriz ve salgının uzun vadeli etkileri neler olacak?
KORONAVIRÜS KRIZININ ön saflarında olanlar için bu salgın tamamen korkuyla ifade edilen bir durum. Gıda ve içecek sektöründeki insanlara yönelik krizden kurtarma organizasyonu olan Houston Southern Smoke Foundation’ın direktörü Kathyrn Lott, “İnsanlar dehşete kapılmış durumda” diyor. “Hepsi de evlerini kaybedeceklerinden korkuyor; seslerindeki korkuya şimdiye kadar hiç tanık olmamıştım. Yıllarca doğal afetler sırasında, toplu katliamlarda, kışın sokakta çocuklarıyla kalan yeni annelerle sosyal hizmet çalışmaları yaptım. Ama böyle bir şeye ilk defa tanık oluyorum.” Şimdiye kadar hiç kimse, şimşek hızıyla bu kadar çok Amerikalının işsiz kalıp, yardım talebinde bulunmasına tanık olmamıştı; nisan başı itibariyle rakamlar ülkede 16 milyonu aşkın kişinin işini kaybettiğini gösteriyordu. Bu insanlar açısından COVID-19 salgını hem sağlığa hem de mali duruma yönelik iç içe geçmiş krizler doğurarak, hem bireysel yaşamları hem de genel olarak ülkeyi tehdit eden bir felakete yol açmıştı. Her bireyin ve de ülkenin genel olarak karşı karşıya kaldığı en büyük zorluk bu iki krizi aynı anda aşabilmek. Modern ekonomide ise bunun nasıl başarılabileceğine dair yol gösterici bir kitap yok. ABD’li tüketiciler geçmişteki ekonomik çöküşlere kıyasla çok daha fazla bu yeni felaketin merkezindeler. Yalnızca hastalanma riskiyle karşı karşıya olmayıp, işyerleri virüsün başkalarına da bulaşmaması için kapandığından milyonlarcası ya kovuluyor ya da geçici olarak işten çıkarılıyor. Bunun sonucunda, harcama yapamadıklarından çok daha fazla sayıda işyeri kapanmak zorunda kalıyor; 2001 ila 2003 yılları arasında Beyaz Saray Ekonomi Danışmanları Konseyi Başkanı olan Glenn Hubbard, “Talepte topyekün bir çöküş ilmek ilmek örülüyor” diyor. 2005 ila 2007 yılları arasında Ekonomi Danışmanları Konseyi üyesi olan Matthew Slaughter da “Sorun hane halkının tüketim talebinden kaynaklanıyor” diye açıklamada bulunuyor. “Öngörülemeyen bir durum, tüketim talebine istenmeyen bir şok söz konusu. Etkisi olağanüstü boyutta.” Tüketiciler açısından bu salgının yarattığı evrensel adaletsizlik çok ciddi. ABD ekonomisi uzun süre tüketim odaklı oldu ve geçen beş yılda da, tüketiciler ekonomik büyümeyi alışılmışın dışında güçlendirip, diğer pek çok büyük gelişmiş ülke ekonomilerine kıyasla daha fazla şişirdi. Tüketicilerin GSYİH’deki payı geçen yılın dördüncü mali çeyreğinde yüzde 68 gibi olağanüstü bir orana ulaştı; bu rakam mali kriz ve resesyon öncesi 2006 ila 2008 yılları arasındaki alışveriş çılgınlığından bile daha yüksek bir harcamaya işaret ediyor. Hane halkı borcu GSYİH’nin yüzde 99’una ulaştı; 2019 yılı sonlarında bu yalnızca yüzde 76’ydı. Şimdi ise, ekonomi tek başına yol alması için bırakıldığından, tüketiciler birdenbire kendilerini ağır bir mali baskı altında hissetmeye başladı. Hâlâ bir işi olanlara bakıldığında ise bu kesimdeki milyonlar evden çalışabilecek bir işe sahip değiller; marketlerde, depolarda, postanelerde, hastanelere ve diğer yoğun temas gerektiren yerlerde çalışıp ya sağlıklarını kaybedecekler ya da çalışmayacaklar. Tüm bunların en tepe noktasında da şöyle bir ironi var: ABD hâlâ esasen tüketici odaklı bir ekonomi olduğundan ve bir gecede de dönüşemeyeceğinden, tüketicilerin grup olarak ve ekonominin de toptan bundan kurtulması gerekecek. Kimse de dışarı çıkmak için tırmanılması gereken bu çukurun ne kadar derin olduğunu bilmiyor; her şey resmi istatistiklerin takip edemeyeceği kadar hızlı gelişiyor. Ancak bunun modern tarihin en derin ekonomik inişi olduğunu biliyoruz. Mart ayında iki haftada işini kaybeden insan sayısı 2008-2009 resesyonunkinden daha fazla. Büyük Buhran döneminde reel GSYİH 43 ay boyunca gerilemiş ve bunun sonucunda yüzde 30 oranında daralmıştı. Bu kez, Morgan Stanley ikinci mali çeyrekte yüzde 30’luk bir düşüş öngörüyor; Goldman Sachs’ın tahminlerine göre bu oran yüzde 34; St.Louis FED Başkanı James Bullard ise yüzde 50 diyor. Şimdilik izlenmesi gereken en önemli göstergeler ekonomik olanlar değil. Yeni COVID-19 vakalarındaki haftalık trendler, ölü sayısı ve ülke yöneticilerinin izolasyon emirlerini daha sıkılaştırmaları ya da gevşetmeleri gibi unsurlar dikkate alınıyor.
“KIYAMET DÖNGÜSÜ”NÜ KIRMAK Tüketiciler yardım olmadan ekonomiyi geri getiremez. Zaten tüketicilerin eline para koyan Koronavirüs Yardım, Kurtarma ve Ekonomik Güvenlik Yasası’nın (CARES) ve federal ajansların, eyaletlerin ve FED’in başlıca amacı tüketimi canlandırmak. Ancak yalnızca para vermek de yeterli değil. CARES Yasası’yla ilgili olarak Senato’daki Cumhuriyetçiler’e danışmanlık yapan Hubbard, “Aniden iş kayıpları var ama asıl sorun güvensizlik” diyor. 1,200 dolarlık yardım, istihdam yardımlarının artırılması ve vergi kolaylıkları biraz rahatlama sağlayabilir ancak tüketiciler daha kötüsünü bekliyorlarsa fazla harcamayacaklar ve işverenler de işe alım yapmayacaklar. İşte bundan dolayı CARES Yasası’nın yenilikçi bir unsuru olan ve zorluklarla dolu bir başlangıç yapan Maaş Çeki Koruma Programı’na yakından bakmakta yarar var. Bu program küçük işletmelere (en çok 500 çalışanı olan) yaklaşık 20 haftalık maaş, mortgage ve kira gibi belli giderlerini karşılayabilmeleri için krediler sunuyor. Eğer işletme kirayı 30 Haziran’a kadar alır, personelini yeniden istihdam eder ve 15 Şubat öncesi seviyelerinde ödeme yaparsa ve aynı zamanda başka testleri de geçerse, kredi geri ödemesi talep edilmeyecek. ABD’de 500 ya da daha az çalışanı olan firmaların sayısı ülkedeki istihdamın yarısından fazlasını sağladığından bunun etkisi oldukça önemli olabilir. Teoride bu yardım salgına karşı hassas bir politika olarak değerlendirilebilir; işletmelere ve çalışanlara güvence sunarak kıyamet döngüsünün kırılmasına yardımcı oluyor. İşverenler, hiç iş olmasa bile onlara herhangi bir maliyeti olmayacağını bildiklerinden çalışanlarına maaş ödemeye devam edebileceklerini bilecekler; çalışanlar da işverenlerinin kendilerine ödeme yapmayı sürdürebilecek güçlü bir teşviğe sahip olduklarının verdiği güven duygusuyla daha fazla harcamaya hevesli olacaklar. En azından politikacıların salgının gerileyeceğini ve ekonominin de düze çıkacağını tahmin ettikleri 30 Haziran’a kadar bir garanti sunulmuş olacak. Ancak en azından ilk başta program kredi için başvuracak olanlarla kredilerin ödeneceği bankalar arasında devasa bir belirsizliğin doğmasına yol açtı. Alelacele yazılmış olan yasa yalnızca programın ana çerçevesini çizerek, 31 sayfalık ayrıntıların hızlı bir şekilde yazmayı Hazine’ye bırakıyordu. KOBİ İdaresi (SBA) normalde bir yılda verdiği kredi miktarına eşdeğer bir paranın on katını ödemeye hiçbir şekilde hazırlıklı değildi; ayrıca kredi ödemesi için ayrılan 299,4 milyar dolarlık bütçe de açıkçası çok azdı. Öte yandan, daha başka büyük bir risk de vardı; belki salgın 30 Haziran’a kadar kontrol altına alınamayacaktı ya da program sona erdiğinde ekonomi tekrar dibe vuracaktı; Kongre de birkaç yüz milyar daha harcamayı göze alarak programın süresini uzatacaktı.
TÜKETİCİLER İÇİN UZUN VADELİ “YARA İZLERİ” Şimdilik durumun ne olacağı bilinmiyor. Ancak bu travmatik deneyimin kırılgan olan tüketici davranışını nasıl değiştireceğini söyleyebilecek verilere sahibiz. Kısa vadede, geliri olanlar olabildiğince tasarruf yapmaya çalışacaklar. Ekonominin inişe geçtiği bir ortamda tüketicilerde hakim olan duygu kontrol kaybıdır ve az da olsa kenara para koymak onlara daha fazla kontrole sahip olma duygusu sağlar. Harcadıkları paranın büyük bir bölümü ise temel gereksinimlere gidecektir; yine bunu yaparken de kontrol daha fazla ellerindeymiş gibi hissedecekler. Perakende araştırma firması olan NPD Group bu yön değişikliğini şimdiden gözlemledi ve perakendecilerin salgın boyunca nasıl bir düzenleme yapacakları konusunda “temel ihtiyaç maddeleriyle keyfi ürünlerin bilek güreşinin önemli bir rol oynayacağını” kaydetti. Salgın deneyimi uzun vadede tüketicileri yıllarca sürecek bir davranış değişikliğine zorlayacak. Berkeley, Kaliforniya Üniversitesi’nden ekonomist Ulrike Malmendier, “Farklı olacağız” diyor. “Farklı ürün tercihlerimiz, tüketim tercihlerimiz, insan sermayesi tercihlerimiz olacak.” Bu da ekonominin ötesinde, nöro bilimle ilgili bir durum. Kriz deneyimi derinlemesine duygularla ilgilidir ve Malmendier’nin ifadesiyle, “Duygular ne kadar güçlüyse belleklerimize de o kadar derinlemesine demir atar. Beynimizdeki bağlantılar değişir.” Alışveriş alışkanlığımız değişecek. Malmendier ve Leslie Sheng Shen 2018 yılında ortak kaleme aldıkları bir çalışmada, “Makroekonomik krizlerin tüketici davranışlarında daha uzun süreli ‘yara izleri’ bıraktığını görüyoruz” diyorlar. İkisi örneğin, gelirden bağımsız olarak, şahsen ya da makroekonomide yüksek işsizlikle yüzleşen hane halkının daha az yiyecek ve genel olarak temel ihtiyaç maddelerinden daha az tükettiğini belirledi. Bu insanlar alışveriş yaparken, yine gelirlerinden bağımsız olarak, önemli ölçüde daha fazla kupon kullanıyorlar ve daha düşük kaliteli ucuz ürün almaya yöneliyorlar. Ayrıca bu tür haneler daha fazla tasarruf yapıyor. Bu tür etkiler zamanla kaybolsa da yıllar sonra bile hâlâ ölçülebilir nitelikte oluyor. Bu, yatırımla ilgili bir konu. Malmendier ve Stefan Nagel’in bir başka araştırmasında, hane halklarının finansal risk almalarının yaşamları boyunca piyasaların ne kadar iyi veya kötü performans gösterdikleriyle yakından ilgili ve yine, etkilerinin uzun süreli olduğu belirtildi. Raporda, “Hatta on yıllar önce elde edilen getirilerin hâlâ bazı etkilerinin olduğu” kaydedildi. Bir başka önemli bulgu ise şu: Özellikle gençlerde ekonominin iyi olduğu zamanlarda harcama ve kötüleştiği dönemlerde de, harcamaları kısma eğilimi çok yüksek. Bu kesim belli bir süre çok az bir parayla idare edebiliyor. Bu yaz üniversite ya da yüksek okuldan mezun olacak iki grup genç için bu salgın tam da moral bozucu haberlerin başlangıcı. Resesyon sürecine denk gelen üniversite mezunları ortalama on yıl boyunca düşük ücretlerle çalışmak zorunda kalıyorlar; tahmini kazançları en düşük düzeyde olanlar için ise bu ceza daha da uzun vadeli olabilir. Ve daha da vahim hale gelir. Öte yandan, bazı araştırmalara göre de, resesyon sürecinde mezun olanların ortalama çalışma süreleri daha uzun ve daha düşük gelirli; ayrıca evlenme ve çocuk doğurma olasılıkları daha az; ölüm oranları da daha yüksek. Bu konuyla ilgili araştırmacılardan biri olan Northwestern Üniversitesi’nden Hannes Schwandt bulgularını şu şekilde özetliyor: “Zor zamanlarda mezun olmak gibi bir talihsizlik yaşayanlarda erken ölüm oranı daha yüksek ve yaşam koşullarında da kalıcı farklılıklar söz konusu.” Eğer ciddi resesyonlarla ilgili geçmişteki trendler doğruysa, salgın ekonominin yapısını değiştirerek, işgücünün kazanma gücünü potansiyel olarak yıllarca düşürebiliyor. Fonların yetersizliği de bazı üniversite adaylarını planlarını ertelemeye ya da bu hedeflerinden tamamen vazgeçmeye zorlayabiliyor. Resesyon uzun sürerse, yeni işsizlerin çoğu aylarca hatta yıllarca iş bulamayabilir ve bu sürede de becerileri ya zayıflayacak ya da geçen resesyonda tanık olunduğu gibi eskimiş olacaktır. İş bulsalar bile, çok daha düşük ücretle çalışabilecekler. Salgın çalışan ücretlerinin yanı sıra işgücü üzerinde başka kalıcı tahribatlar da yaratabilecek. Eğer en kötü senaryolar gerçekleşir ve COVID-19 100 bini aşkın Amerikalının tüm dünyada da milyonların ölümüne yol açarsa, emek gücündeki daralma üretimde yıllarca sürecek aksamalara neden olabilir. Hatta en ekstrem koşullar oluşmadan bile, okulların kapanmasına yol açan aynı faktörler, hayatın ileriki yıllarında daha iyi bir eğitim başarısı için gereken erken çocukluk dönemi eğitimini engellemiş oluyorlar. Araştırmacılar aynı zamanda, potansiyel tekrarlama riski olan, 1918 yılı grip salgınının beklenmedik bir etkisini de keşfettiler: Henüz doğmamış olanların bile eğitimine erişimini de olumsuz etkilemiş. Salgını izleyen aylarda doğan Amerikalıların üniversiteden mezun olma oranları salgından hemen önce ya da çok sonra doğanlara göre daha düşük. Bundan dolayı, Kongre ve Beyaz Saray’ın uzun vadeli ekonomik toparlanma planında, politikacıların gençlerin okulu bitirmelerine yardımcı olacak girişimlere yatırım yapması akıllıca olacakt